Psikoterapi süreci; çocuk, ergen ve yetişkin psikolojisi hakkında en çok merak edilenler. Buradaki yanıtlar genel bilgilendirme amaçlıdır; kişiye özel değerlendirmenin yerini tutmaz.
Psikiyatristler tıp fakültesi mezunu hekimlerdir; ruhsal bozuklukların tıbbi tanısından ve ilaç tedavisinden sorumludurlar. Psikologlar ise dört yıllık psikoloji lisans eğitimini, klinik psikologlar bunun üzerine klinik psikoloji alanında lisansüstü eğitimi tamamlayan ruh sağlığı uzmanlarıdır; düşünce, duygu ve davranış süreçlerini kanıta dayalı psikoterapi yaklaşımlarıyla (BDT, EMDR vb.) ele alırlar. Psikologlar ilaç yazmaz ve reçete düzenlemez. Süreçte tıbbi değerlendirme gerektiren bir tablo gözlemlendiğinde danışan psikiyatri konsültasyonuna yönlendirilir ve süreç gerektiğinde iki uzmanlıkla eşzamanlı yürütülür.
İlk seans ağırlıklı olarak tanışma ve değerlendirme evresidir. Bu oturumda başvuru nedeniniz, yakınmalarınızın süresi ve sıklığı, geçmiş yaşam öykünüz ve süreçten beklentileriniz ayrıntılı olarak dinlenir. Karşılıklı olarak terapötik çerçevenin temelleri atılır; seans süresi (yaklaşık 50 dakika), ücretlendirme, gizlilik sınırları ve iptal politikaları gibi konular netleştirilir. İlk görüşmenin amacı anında bir çözüm üretmek değil; güvenli bir ilişkinin zeminini oluşturmak ve birlikte izlenecek yol haritasını çıkarmaktır.
Sürecin uzunluğu; başvurulan konunun niteliğine, hedeflenen yaklaşıma ve kişinin ihtiyaçlarına göre kişiye özel belirlenir. Bilişsel Davranışçı Terapi gibi yapılandırılmış ve belirti odaklı yaklaşımlar araştırmalarda çoğunlukla 8–20 seans aralığında planlanırken; erken dönem yaşantıları derinlemesine ele alan süreçler daha uzun sürebilir. Seanslar genellikle haftada bir yürütülür; belirtiler hafifledikçe sıklık birlikte değerlendirilerek iki haftada bire veya aylık takip görüşmelerine dönüştürülebilir.
Gizlilik, psikoterapinin en temel etik ilkesidir. Seansta paylaşılan bilgiler, test sonuçları ve danışan dosyaları mesleki sır kapsamındadır; üçüncü kişilerle, işverenlerle veya aile bireyleriyle paylaşılmaz. Bu ilkenin yasal ve etik istisnaları sınırlıdır: Kişinin kendi yaşamına ya da bir başkasının yaşamına yönelik ciddi bir risk bulunması ile çocuk veya yaşlı istismarı/ihmali durumları. Bu hâllerde dahi yalnızca riskin önlenmesi amacıyla, ilgili kişi ve mercilere orantılı düzeyde bilgi aktarılır.
Klinik araştırmalar; online görüşmelerin kaygı bozuklukları, panik bozukluk ve hafif-orta düzey depresif yakınmalar gibi birçok alanda yüz yüze görüşmelere benzer düzeyde etkili olabileceğini göstermektedir. Danışan ile terapist arasındaki güven ilişkisi, uygun koşullar sağlandığında çevrimiçi ortamda da güçlü biçimde kurulabilir. Bununla birlikte ağır klinik tablolar, aktif risk taşıyan durumlar veya görüşme için güvenli ve mahrem bir alanı bulunmayan kişiler için yüz yüze görüşmeler tercih edilmelidir.
Bilişsel Davranışçı Terapi, Aaron Beck tarafından geliştirilen ve duygularımızı, davranışlarımızı olayların kendisinden çok o olaylara yüklediğimiz anlamların ve otomatik düşüncelerin etkilediğini savunan kanıta dayalı bir yaklaşımdır. BDT; bilişsel çarpıtmaları (felaketleştirme, ya hep ya hiç düşüncesi, zihin okuma vb.) fark etmeyi, bunları gerçekçi verilerle sınamayı ve daha işlevsel düşüncelerle yeniden yapılandırmayı hedefler. Seanslar hedef odaklıdır; duygu-düşünce kayıtları ve davranışsal denemeler gibi seans dışı çalışmalarla kişinin kazandığı becerileri günlük yaşamına taşıması amaçlanır.
EMDR (Göz Hareketleriyle Duyarsızlaştırma ve Yeniden İşleme), Francine Shapiro tarafından geliştirilen ve Adaptif Bilgi İşleme modeline dayanan yapılandırılmış bir psikoterapi yöntemidir. Zorlayıcı yaşantılar bazen sağlıklı biçimde işlenemez ve anı, duygusal yüküyle birlikte "donmuş" hâlde kalır. EMDR seanslarında ilgili anı üzerinde çalışılırken çift yönlü uyarım (göz hareketleri, işitsel veya dokunsal uyarım) kullanılır; bu sürecin anının yeniden işlenmesini kolaylaştırdığı ve anıya eşlik eden olumsuz inanç ve duygusal yükün azalmasına yardımcı olduğu kabul edilmektedir. EMDR, travma başta olmak üzere birçok alanda yaygın olarak kullanılan bir yaklaşımdır.
Çocuklar iç dünyalarındaki sıkıntıları çoğu zaman sözcüklerle değil; davranışsal, duygusal veya bedensel değişimlerle gösterirler. Kazanılmış becerilerde gerileme (tuvalet alışkanlığının kaybolması, konuşmada tutukluk başlaması), tıbbi nedeni bulunamayan tekrarlayan karın/baş ağrıları, ani öfke patlamaları, uyku sorunları, içe kapanma, yoğun ayrılık kaygısı ve okulda akran zorbalığına maruz kalma ya da zorbalık yapma gibi durumlar, bir uzman değerlendirmesini gerektirebilecek başlıca işaretlerdir.
Bebeklikten erken çocukluğa geçişte (yaklaşık 8-18 ay) yabancı kaygısı ve bakım vereninden ayrılırken huzursuzlanma, sağlıklı bağlanmanın doğal bir parçasıdır. Ancak çocuğun kreşe veya okula başlarken aşırı panik yaşaması, ebeveyninin başına kötü bir şey geleceğine dair yoğun korkular taşıması, evde tek başına başka bir odada duramaması ve ayrılık anlarında kusma, çarpıntı gibi yoğun bedensel tepkiler göstermesi dikkat edilmesi gereken işaretlerdir. Belirtiler haftalardır sürüyor ve okul ya da sosyal yaşamı olumsuz etkiliyorsa bir uzmana başvurulması önerilir.
DEHB nörogelişimsel bir tablodur ve tek bir testle tanı konulamaz; tanı yetkisi hekimdedir. Değerlendirme çok kaynaklı yürütülür: Belirtilerin en az iki farklı ortamda (ev ve okul) ve uzun süredir gözleniyor olması beklenir. Süreçte çocuk psikiyatristi muayenesi ile birlikte, psikolog tarafından uygulanan dikkat ve bilişsel değerlendirmeler ve ebeveyn-öğretmen değerlendirme ölçekleri bir arada ele alınarak tablo netleştirilir. Değerlendirme sonrasında ihtiyaca göre psikososyal destek, aile danışmanlığı ve okulla iş birliği planlanır.
Öfke nöbeti sırasında çocuğun mantık yürütme kapasitesi geçici olarak devre dışıdır; bu nedenle kriz anında uzun açıklamalar yapmak, nasihat vermek veya bağırmak genellikle işe yaramaz. İlk adım çocuğun ve çevrenin güvenliğini sağlamak, ebeveynin kendi sakinliğini koruyarak ses tonunu alçaltmasıdır. "Şu an çok öfkelisin, bunu görüyorum. Yanındayım; sakinleştiğinde konuşacağız" mesajıyla çocuğun yanında kalınmalı, duygu dalgası geçtikten sonra sınır koyma ve birlikte çözüm üretme aşamasına geçilmelidir.
Tırnak yeme, saç-kaş koparma veya tikler; çocuğun henüz sözcüklerle ifade edemediği kaygı, suçluluk, bastırılmış öfke veya performans baskısını düzenleme çabasının bedensel dışavurumları olabilir. Aile içi gerginlikler, aşırı kuralcı ya da mükemmeliyetçi tutumlar, okul kaynaklı baskılar veya yeni bir kardeşin gelişi gibi stres kaynakları bu davranışları tetikleyebilir. Çocuğa baskı yapmak, ceza vermek ya da sürekli uyarmak kaygıyı artırarak davranışı pekiştirebilir; bu nedenle davranışın kendisinden çok altta yatan duygusal ihtiyacın anlaşılması önemlidir.
Boşanma kararı netleştiğinde, mümkünse anne ve baba tarafından birlikte, sakin ve yalın bir dille aktarılmalıdır. Çocuklar benmerkezci düşünme eğiliminde oldukları için ayrılığın kendi hataları yüzünden olduğunu varsayabilirler. Açıklamada şu mesajın net olması önemlidir: "Biz eş olarak yollarımızı ayırıyoruz ama senin annen ve baban olmaya devam edeceğiz. Bu, yetişkinlerin kararı; senin hiçbir suçun yok." Çocuğun nerede yaşayacağı ve günlük düzeninin nasıl süreceği gibi somut konuların hızla netleştirilmesi güven duygusunu destekler.
Uzun süre kuru kalmış bir çocuğun yeniden alt ıslatmaya başlaması durumunda öncelikle idrar yolu enfeksiyonu gibi tıbbi nedenlerin bir çocuk doktoru tarafından değerlendirilerek dışlanması gerekir. Fizyolojik bir neden bulunamadığında psikolojik etkenlerin rolü güçlenir: Kardeş doğumu, aile içi gerginlikler, okula başlama, akran sorunları gibi zorlayıcı yaşantılar, çocuğun kendini daha güvende hissettiği erken döneme gerilemesine (regresyon) yol açabilir. Bu durumda çocuğu utandırmadan, altta yatan duygusal nedeni anlamaya yönelik bir yaklaşım izlenmelidir.
Ergenlik; duygusal tepkilerin yoğunlaştığı, dürtü kontrolünü sağlayan beyin bölgelerinin ise hâlâ gelişmekte olduğu bir dönemdir. Bu nedenle zaman zaman öfke, sınırları sorgulama ve bireyselleşme çabası doğaldır. Ancak öfke; aile bireylerine veya arkadaşlara fiziksel zarar vermeye dönüşüyorsa, eşyalara zarar verme boyutuna vardıysa, okul ve sosyal yaşamda ciddi sonuçlar doğuruyorsa ve aylardır sürüyorsa bir uzman değerlendirmesi önerilir.
Ergen terapisinin temeli, gencin terapiste güven duyması ve yargılanmayacağı bir alan bulmasıdır. Seansta konuşulan kişisel konular, ailenin talebine rağmen aileyle paylaşılmaz. Aileyle yapılan görüşmelerde seans içerikleri değil; genel gidişat, iletişim önerileri ve ebeveyn tutumları ele alınır. Bunun istisnası güvenlik durumlarıdır: Gencin kendisine zarar verme riski, başkasına yönelik ciddi bir tehdit ya da güvenliğini tehlikeye atan durumlar söz konusuysa, bu öncelikle gençle konuşularak aile ve gerekli durumlarda ilgili kurumlar bilgilendirilir.
Sınav kaygısı çoğu zaman bilgi eksikliğinden değil; gencin kendi değerini sınav sonucuyla eşitlemesinden ve "kazanamazsam her şey biter" gibi felaketleştirici düşüncelerden beslenir. Ebeveynlerin "Sana güveniyorum, kesin kazanırsın" gibi iyi niyetli ama beklenti yükleyen ifadeler yerine, çabayı takdir eden ve sevginin sonuca bağlı olmadığını hissettiren bir tutum benimsemesi önemlidir. Danışmanlık sürecinde kaygıyı besleyen düşünceler birlikte ele alınır; nefes ve gevşeme egzersizleri gibi bedensel düzenleme becerileri kazandırılır.
Kendine zarar verme davranışı çoğu zaman, gencin başa çıkmakta zorlandığı yoğun duygusal acıyı düzenleme çabasıdır ve her durumda ciddiye alınmalıdır. Panikle bağırmak, cezalandırmak veya "ilgi çekmeye çalışıyor" diyerek küçümsemek durumu ağırlaştırabilir. Sakin kalınmalı, varsa yaraların bakımı şefkatle yapılmalı ve gence "Çok zorlandığını görüyorum; bu yükü tek başına taşımak zorunda değilsin" mesajı verilmelidir. Böyle bir durumda vakit kaybetmeden bir çocuk-ergen psikiyatristine ve psikoloğa başvurulması önemlidir.
Yeme bozuklukları yalnızca bir beslenme tercihi değil; çoğu zaman kontrol ihtiyacı ve öz değer sorunlarıyla iç içe geçen ciddi klinik tablolardır. Belirgin kilo kaybına rağmen kendini kilolu algılama ve kilo almaktan yoğun korku; ya da tıkınırcasına yeme ataklarını takip eden telafi davranışları (kusma, aşırı egzersiz) başlıca görünümlerdir. Yemeklerden hemen sonra banyoya gitme, yemekle aşırı zihinsel meşguliyet, tartı takıntısı ve bedeni bol kıyafetlerle gizleme dikkat edilmesi gereken işaretlerdir. Bu tablolar psikiyatrist, psikolog ve diyetisyenin birlikte çalıştığı çok yönlü bir yaklaşım gerektirir.
Yetişkinlerde sık görülen durgunluk ve içe kapanma tablosu ergenlerde her zaman aynı biçimde ortaya çıkmaz. Ergen depresyonunun en tipik görünümlerinden biri süreğen gerginlik, asabiyet ve küçük uyaranlara öfkeyle tepki vermedir. Bunun yanında okul başarısında açıklanamayan düşüş, daha önce keyif alınan uğraşlara karşı belirgin ilgisizlik, riskli davranışlara yönelme ve tekrarlayan bedensel yakınmalar (baş, mide ağrısı) ergen depresyonunun gözden kaçabilen işaretleri olabilir. Bu belirtiler sürerse bir uzmana danışılması önerilir.
Önemli uyarı: Göğüs ağrısı, çarpıntı ve nefes darlığı ilk kez yaşanıyorsa ya da tablodan emin değilseniz, öncelik her zaman tıbbi değerlendirmedir; kalp rahatsızlığı ile panik atağın ayrımını yalnızca hekim yapabilir. Tıbbi incelemelerde fiziksel bir sorun bulunmadığı netleştiyse: Panik atak, gerçek bir tehlike yokken bedenin alarm sisteminin devreye girmesidir; genellikle dakikalar içinde zirveye ulaşır ve kendiliğinden yatışır. Atak anında nefesi yavaşlatmak (örneğin 4 saniyede burundan alıp 6 saniyede yavaşça vermek), bunun geçici bir alarm tepkisi olduğunu kendinize hatırlatmak ve dikkati çevredeki nesnelere yönlendirmek (5-4-3-2-1 tekniği) yatışmayı kolaylaştırır. Tekrarlayan ataklarda psikoterapi desteği etkili bir seçenektir.
Günlük hayatın olağan endişeleri ile süreğen felaket senaryoları üretmek birbirinden farklıdır. Kişi; sağlık, para, gelecek veya iş gibi konularda aylardır günün büyük bölümünde kontrol etmekte zorlandığı bir kaygı yaşıyorsa, bu yaygın kaygı sorununun işareti olabilir. Felaketleştirme, belirsizliğe tahammül etmekte zorlanan zihnin "en kötüye hazırlanırsam acıyı kontrol ederim" şeklindeki aldatıcı bir savunmasıdır. Kas gerginliği, yorgunluk, uyku sorunları ve mide-bağırsak yakınmaları tabloya eşlik ediyorsa bir uzmandan destek alınması önerilir.
İstemsizce akla gelen rahatsız edici düşüncelere "obsesyon" denir. Bu düşünceleri zihinden zorla atmaya çalışmak çoğu zaman ters teper: Zihne "bunu düşünme" komutu verildiğinde, zihin bu komutu denetlemek için o düşünceye daha sık döner (literatürde "beyaz ayı etkisi" olarak bilinir). Kaygıyı azaltmak için yapılan tekrarlı davranışlar (aşırı yıkama, kontrol etme vb.) ise kısa vadede rahatlatsa da döngüyü güçlendirir. Bu alanda etkinliği en iyi gösterilmiş yaklaşımlardan biri, düşünceye izin verip rahatlama ritüelini ertelemeyi öğreten Maruz Bırakma ve Tepki Önleme (ERP) temelli çalışmalardır.
Partnerden kısa süre haber alamayınca yoğun panik yaşamak, sürekli onay aramak veya ilişkide kendini tüketircesine fedakârlık yapmak, kaygılı bağlanma örüntüsünün sık görülen görünümleridir. Bu örüntünün kökeni çoğu zaman, erken çocukluk döneminde bakım verenin tutarsız duygusal erişilebilirliğine dayanır. Terapide bağlanma odaklı yaklaşımlarla "terk edilme" ve "duygusal yoksunluk" temaları çalışılır; kişinin kendi içsel güvenini güçlendirmesi ve ilişkilerinde daha güvenli bir zemin kurabilmesi hedeflenir.
Tükenmişlik, Dünya Sağlık Örgütü tarafından, iyi yönetilemeyen kronik iş stresine bağlı bir sendrom olarak tanımlanır; odağı genellikle iş, iş yükü veya bakım verme rolüdür. Kişi bu bağlamdan uzaklaştığında (tatil, görev değişikliği) enerjisi kısmen geri gelebilir. Depresyon ise bağlamdan bağımsızdır; aile, hobiler ve ilişkiler dâhil yaşamın tüm alanlarına yayılır. Hiçbir şeyden keyif alamama, yoğun suçluluk ve değersizlik duyguları depresyonu düşündüren işaretlerdir. İki tablo iç içe geçebildiği için ayrım, bir uzman değerlendirmesiyle yapılmalıdır.
Beden ve zihin birbirinden bağımsız çalışmaz. Sözcüklerle ifade edilemeyen ya da bastırılan yoğun öfke, yas ve kaygılar bedensel yakınmalar olarak kendini gösterebilir. Gerekli tıbbi tetkikler yapıldığı hâlde organik bir neden bulunamayan tekrarlayıcı ağrılar, nefes darlığı veya baş dönmesi gibi yakınmalarda psikolojik etkenlerin payı değerlendirilmelidir. Önce tıbbi değerlendirmenin tamamlanması önemlidir; ardından duygusal yüklerin güvenli bir alanda ifade edilmesiyle bedensel yakınmaların hafifleyebildiği klinik olarak sık gözlenir.
İlişkili olabilir. Çocukluk döneminde yaşanan duygusal ihmal, aşağılanma, terk edilme korkusu veya şiddet ortamı; gelişmekte olan stres sisteminin aşırı tetikte kalmasına zemin hazırlayabilir. Yetişkinlikte görünüşte küçük bir tetikleyici (bir eleştiri, bir ses tonu), geçmişteki çaresizlik hissini uyandırabilir ve kişi bugünün gerçekliğinden çok, o eski tehdit anına ait bir yoğunlukta tepki verebilir. Bu durum nedensiz gibi görünen kaygı ve panik yakınmaları olarak ortaya çıkabilir; terapide bu bağlantıların fark edilmesi ve işlenmesi önemli bir iyileşme basamağıdır.
Hayır. Yetişkin DEHB basit bir dalgınlık değil; planlama, organizasyon ve dürtü kontrolü gibi yürütücü işlevlerde süreğen zorlanmadır. Yetişkinlerde hareketlilik çoğunlukla dışarıdan görünür bir koşuşturma yerine, içsel huzursuzluk ve zihinsel durulamama olarak yaşanır. Kronik erteleme, işleri organize edememe, zaman algısında zorlanma, dürtüsel kararlar ve ilgi çekici bir konuda saatlerce kendini kaptırma (hiperfokus) tipik görünümlerdir. Tanı değerlendirmesi psikiyatri hekimiyle birlikte yürütülür ve belirtilerin çocukluktan beri var olup olmadığına bakılır.
Merak ettiğiniz başka bir konu varsa bana doğrudan ulaşabilirsiniz.
İletişime Geç →